“Türkmen-Abdal Ozan Geleneği” ve Bu “Gelenek” İçinde “NEŞET ERTAŞ”

  DEDE KORKUT’UN SON TEMSİLCİLERİ ABDALLAR Daha gerilerde kopuzlu Veli Ustaların atası, elinde kopuz taşıyan kimselerin “hürmeti”ne saygı gördüğüne inanılan Dede Korkut… Ve de Hoca Ahmet Yesevi döneminin halk geleneğinin de idi, mensup olduğu “Abdallar” … 13 yüzyıl “Babaileri ile onların bakiyeleri olarak sürdü geldi. Baba İlyas, torunu Aşık Paşa… ”Babailer” Kırım’da kıyama uğrayınca sindiler… […]
Genel - 25 Eylül 2018 20:19 A A

 

DEDE KORKUT’UN SON TEMSİLCİLERİ ABDALLAR

Daha gerilerde kopuzlu Veli Ustaların atası, elinde kopuz taşıyan kimselerin “hürmeti”ne saygı gördüğüne inanılan Dede Korkut… Ve de Hoca Ahmet Yesevi döneminin halk geleneğinin de idi, mensup olduğu “Abdallar” …
13 yüzyıl “Babaileri ile onların bakiyeleri olarak sürdü geldi.
Baba İlyas, torunu Aşık Paşa… ”Babailer” Kırım’da kıyama uğrayınca sindiler… Kardeşi Menteş’i bu isyanlarda kaybeden Hacı Bektaş gizlice geldi, kondu Kırşehir topraklarına… Ahi Evran’la kara gün dostları oldular…
Biri köy bir de şehir üretmenlerinin başı oldu. Babailik, “Bektaşiliğe büründü… Çığlıklar, çığlıklar…
Geldik Osmanlıya… Celali İsyanları’yla çalkanırken Anadolu, Pir Sultan kaldırdı sazını bu gelenekten…
Anadolu’da türküyü şarkıyı “günah” sayıp, bunu sürdürenleri ”hak mezhep dışı“ gören kadı zadelerle, tasavvufçular çatıştı.
“Abdal” adı zaman içinde aşağılanan bir sıfata dönüştürüldü. Çalgıyı türküyü günah sayanların tepeden dayattığı Sünni taassup şarkıyı türküyü “Abdallara” havale etmişti…
Tarihe “Kadı zadeler” adıyla geçen ve şeriat açısından katı bir yol tutan âlimlerle “tasavvufçular” arasındaki çekişmede, Osmanlı idarecilerine sırtını dayayan kadı zadelerin sözü geçer oldu.
Tasavvufçuların yadsımadığı musiki ve Semah’ın, “günah ve sapkınlık” olduğunu söyleyen kadı zadelerin, dini de kullanarak yaptığı menfi propaganda bir hayli etkili oldu.
Anadolu halkında çeşitli sebeplerle oluşan; “Sünnî taassup” adeta çalgıyı, türküyü Abdallara havale etmişti. Abdallar da doğal olarak “kendilerine terk edilen” Türk Halk Müziği’nin ve oyun kültürünün doğal taşıyıcıları oldular.
Babadan oğla birlik olup taşıdılar yüzyılların deyişlerini…
Düğünlerde, muhabbet sofralarında yaşattılar.
Sonrasında Anadolu’da halk eski saray müzisyenlerinin esamisini okumazken bu geleneğini benimsedi ve yüceltti.

 

BOZKIR’IN TEZENESİNİ İLK KULLANAN KİŞİ; YAŞAR KEMAL 

İşte bu geleneğin “sevgi”, ”aşk” donundaki bir tezene..
Yaşar Kemal’in nitelemesiyle ”bozkırın tezenesi” uçtu Anadolu’ya..
Hem geleneğinin hem de yaşadıklarının avazıyla… Yüzyılların bakir kültüründen geldi. Yüzyıllara kazıttı çabalarıyla… Aşklarda, gönüllerde, dilden dile kuşaktan kuşağa sevda türkülerinde… Edebiyat, müzik, folklor tarihimize kazınarak
Kul Himmet üstadım ummana dalam,
Gidenler gelmedi bir haber alam,
Abdal oldum şal giyindim bir zaman,
Bir dost bulamadım gün akşam oldu.”
Kul Himmet

Milli Türk Şiirinin, Ya Da Âşıklık Geleneğinin Müşterekliği

XVIII. yüzyıl başlarında Anadolu’nun güneydoğusunda Türkmen aşiretlerinin arasında diğer meslek gruplarının yanı sıra, Abdal saz şairlerinin bulunduğu, bunların Türklüklerinden en ufak bir şüphe bulunmadığı ve hâlâ eski Türk-Şaman geleneklerinin izlerini taşıdıklarını bildiren eski araştırmacıların tespitlerine ve gözlemlerine günümüzde de rastlanmaktadır.
Fırka-i İslâhiye ile birlikte yerleşik hayata geçen Türkmenlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelere yerleşen Abdalların, Dede Korkut ile Hoca Ahmed Yesevî dönemi halk geleneğinin de sürdürücüleri oldukları söylenebilir. Nitekim genel bir kabulle, Dede Korkut, Kopuzlu Veli uluların atası olarak görüldüğü gibi, elinde kopuz taşıyan kimseler de, “Dede Korkut hürmetine” saygı görür olmuştur.
Fuad Köprülü’nün tahminine göre; Afgan Abdalları veya başka bir ifadeyle Abdal-ı Dürrani’ler tıpkı Kalaçlar gibi, Eftalit Devleti’ni kurmuş olan Türklerin soyundan gelmektedirler. Ama bu Eftalit artığı Türkler, zamanla dillerini kaybederek Afganlaşmışlardır. İlk defa F. Grenard; Doğu Türkistan’da da Abdal adı altında yaşayan bir etnik zümrenin varlığından söz ederek, Keria yakınlarında elli, Şencen civarında ise yedi-sekiz evin bunlara ait olduğunu bildirmektedir. Daha sonra ünlü Sinolog P. Peliot da aynı bölgenin Peynâp köyünde yaşayan Abdallar hakkında bir araştırma yayınlamıştır
Esasen bu kültürü tüm Türk dünyasında gözlemlemek de mümkündür. Prof. Dr. Umay Günay; “Orta Asya’da teşekkül edip gelişen, Kafkaslar ve Anadolu üzerinden geniş bir coğrafyaya yayılan milli Türk şiirinin, dolayısıyla âşıklık geleneğinin müşterekliğini sağlayan belirli unsurlar vardır” demektedir.
Âşıklık geleneğindeki bu unsurlar, dünya üzerinde hangi coğrafyada olursa olsun, bütün Türk kavimlerinde ortaktır. Şiir daima ezgili söylenmektedir ve mümkün oldukça bir müzik aleti kullanılmaktadır. Bu müzik aletleri Türkiye’de çöğür veya saz; Azerbaycan’da saz, tar; Türkmenistan’da dutar; Özbekistan’da dombra, dutar; Kazakistan’da ve Karakalpakistan’da dombra, Nogay ve Kumuklarda ağaç (homuz) olarak nitelendirilmektedir. Hepsinin ortak özelliği telli çalgı oluşlarıdır. Fonksiyonları aynıdır. Saz genel olarak sözü dile getirmede yardımcı unsurdur. Dede Korkut’un ‘Kıl Kopuz’u; Karadeniz bölgemizde kemençe, Türkmenistan’da gıcek, Kazakistan ve Balkanlarda yine kıl kopuz adıyla ifade edilmektedir. Bu sazlar aynı ailedendir. Perde aralıkları belirli sesleri vermektedir. Türk ahengini veren bu aletlerin adları değişse de fonksiyonları değişmemektedir

“Abdal Ozan Geleneği”nin, Türkiye Çapında Tanınan Temsilcisi Olarak, Neşet Ertaş

Yazdıklarını sazla söyleyen şairler tarih boyunca sık sık Kadızadeler’in menfi propagandalarına hedef olmuş ve adeta dışlanmış olmalarına rağmen, büyük şehirlerde, kahvelerde, meclislerde ve konaklarda sevilen ve aranılan zümreler olmuşlardır.
Yine bu gruba dâhil, pek şiir yazmayan fakat diğer âşıkların tabiat, aşk, yoksulluk, göç, savaş, iskân, gurbet gibi konuların işlendiği duygu dolu ve toplumsal konuları içeren şiirlerini besteleyip çalarak ve usta yorumlarıyla geniş halk kitlelerine sevdiren Abdallar olmuştur ve bunlar bugün de özellikle Kırşehir’de canlı olarak varlıklarını korumaktadırlar.
Anadolu Abdalları dendiğinde karşımıza duru, bozulmamış, bakir bir topluluk olarak Kırşehir Abdalları çıkmaktadır. Öyle ki; şartların “düğün çalgıcısı” yaptığı, kendileriyle bağdaşıklığı bulunmayan başkaca zümrelerin de “Abdal” adıyla anılmasından rahatsızlık duymaktadırlar.
Bulduk ve Yusuf ustalardan Muharrem Ertaş’a, Hacı Taşan’dan Çekiç Ali’ye, intikal eden bu gelenek, günümüzde Abdal ozanlardan, Türkiye çapında tanınan temsilcisi olarak, Neşet Ertaş’la devam etmiştir.
Anadolu’daki Abdallar, daha çok göçebe hayatı sürerek, çalgıcı, türkücü ve masalcı olmaları özelliğiyle ortaya çıkarlar ki bu durum, onların kuşaktan kuşağa birer kültür taşıyıcısı olmalarıyla da ciddi bir paralellik göstermektedir.
İslamiyet’in Türkler arasında yayılmaya başladığı dönemlerde, Arap ve İran kültür etkileşimine karşı, Hoca Ahmed Yesevî, “Hikmet” adını verdiği Türkçe şiirlerini dervişleri vasıtasıyla en uzak bölgelerdeki Türk topluluklarına ulaştırmayı başarmıştır. Bu ‘Hikmet’ler Türk Dünyası’nda düşünce, dil ve inanç birliğinin kurulmasında büyük faydalar sağlamıştır.
Abdal nitelemesi, İran’a oranla Anadolu Türkleri arasında daha çok yaygın kullanılmıştır. Nitekim XIV. yüzyıla ait edebi vesikalardan anlaşıldığına göre; bu yüzyılın başlarından itibaren Anadolu’da ‘Abdal’ lakaplı dervişlerin alabildiğince çoğaldığı görülmektedir.

Türkmen Olan Abdalların, Alevî Bir Gelenekten Geldikleri, Bektaşî Geleneğine Sahip Oldukları Hususu..

Türklerin Anadolu’ya gelmelerinden sonra da bu gelenekle beslenen Türk edebiyatı önemli aşamalar kaydetmiştir.
Bu gelenek, milli tarzın en kuvvetli temsilcisi Yunus’tan Âşık Paşa’ya, Pir Sultan’dan Karacoğlan’a, Âşık Ömer’den Köroğlu’na, Dadaloğlu’ndan Toklumenli Âşık Sait’e, Âşık Sülük Hüseyin’e kadar ulaşmıştır. Toklumenli Âşık Sait, Küçükkavaklı Âşık Hüseyin gibi saz çalmasını bilmeyen fakat iyi şiir yazan şairler, zamanla yazdıkları şiirlerini saz çalan şairlere intikal ettirmişlerdir. Nitekim Kırşehir Abdalları aşiret yaşamında içli dışlı oldukları Toklumenli Âşık Sait gibi Karacaoğlan geleneğiyle de içli dışlı şairlerin şiirlerini sazlarıyla bugünlere taşımışlardır.
Giderek halk arasında ünlenen saz şairliği, saz çalmasını bilmeyen birçok şairi de saz çalmaya mecbur kılmıştır. Çünkü sazsız sözden fazla zevk almayan halk, saz çalmayan bir şairin şiirlerinin yayılmasına öncülük etmemiştir.
Anadolu halkında çeşitli sebeplerle oluşan “sünnî taassup”, adeta çalgıyı, türküyü Abdallara havale etmiştir. Abdallar da doğal olarak kendilerine terk edilen Türk Halk Musikisi’nin ve oyun kültürünün doğal taşıyıcıları olmuşlardır.
Kırşehir’de yaşayan Abdallar cem törenlerini neredeyse unutmuşlardır. Yaşlılarının anlatımlarına göre; eskiden dedeleri Yozgat’tan gelirmiş. Dedelerine “Tozlular” derlermiş. Yine Kırşehir Abdallarıyla birçok yönden akrabalıkları bulunan Keskin Abdallarının anlatımlarına göre de; Ankara-Balâ’dan “Tozlu oğulları” adlı dedeler gelir kendilerine cem yaptırırlarmış. Esasen Türkmen olan Abdalların, Alevî bir gelenekten geldikleri, Bektaşî geleneğine sahip oldukları hemen tüm araştırmacılarca ittifakla belirtilmekle beraber, kendileri tarafından da dillendirilmektedir. Ancak üzerinde dikkatle durulacak bir husus vardır ki, o da Abdalların Sünnî geleneğin içinde asla çatışmacı olmamalardır. Bu anlamda Abdalların; engin bir özveri ve hoşgörü kültürlerinin özünü bozmadan, ciddi bir sosyolojik dönüşüm içine girdiklerini ve bu süreci yaşadıklarını duyurmak son derece yerinde olacaktır. Alevî bir dinsel gelenekten gelmiş olan Abdallar arasında, geleneksel dinsel etkinliklere katılımlar geçmişe göre hayli zayıflamış, Alevî dedeler artık ziyaretlere gelmediklerinden cem törenleri neredeyse unutulmuş, dedelik yapılanmasına bağlılık da eski halini yitirmiş, dedelik adeta sembolik bir boyutta algılanır olmuş, Alevîliğin toplumsal düzene dönük “düşkünlük”, “muasiplik” gibi benzer sosyal içerikli uygulamaları da ortadan kalkmıştır. Kendilerine Alevî diyen bu zümreler, Ehl-i Beyt’e bağlı olduklarını söylemekte, Muharrem ayında Kerbela şehitlerine yas tutmaktadırlar. Esasen Alevî olarak bilinen bu zümreler, kimi zaman Müslümanlıkla uyuşmayan, bu yüzden de çok yerde kabul görmeyen, gerçekte ise İslam öncesi yüzyıllara ait eski Türk inançlarını yaşatmaktadırlar. Geçmişte “Abdalân-ı Rûm” denilen ve halk arasında büyük şöhretleri olan bu kimseler, giderek Arap acem algı dayatması ve bunun idarecilerimizce çıkarsal nedenlerle desteklenmesi sonucu inançları bozuk, serseri dervişler olarak gösterilmiş, şeriat dışı olarak görüle gelmiştir.

Abdal Horasan’ı Geçti, Sen Tarikat Arıyorsun

Alevîlikten gelme bir İslam yorumuna sahip olup, çok sıkı bir dini gelenek içinde hareket etmeyen Abdallardaki sosyolojik farklılaşmanın temelinde, sosyal barış, uyum anlayışı ve dini hoşgörü bulunmaktadır.
Sen sana ne sanırsan ayrığa da onu san,
Dört kitabın ma’nisi budur eğer var ise.”
Yunus Emre
XV. yüzyılda Abdallar, giderek Osmanlı Devleti’nin merkezîleşme ve bürokratik bir imparatorluğa dönüşme sürecinin dışında kalmışlar, Sünnî İslam’ın Edirne’ye ve 1453’ten itibaren İstanbul’a yerleşmesi sonucunda tamamen sistem dışı bir niteliğe bürünmüşlerdir.
İran’da Safevî Devleti’nin kurulması ve Kızılbaş etkinliğinin Anadolu’da yayılması ile birlikte Abdalların Kızılbaş hareketiyle bütünleştiği doğrultusunda görüşler de dikkati çeker.
“Kul Himmet üstadım ummana dalam,
Gidenler gelmedi bir haber alam,
Abdal oldum şal giyindim bir zaman,
Bir dost bulamadım gün akşam oldu.”
Kul Himmet
Hatâyî (Şah İsmail Safavî), Pir Sultan Abdal, Kul Himmet’in nefesleri Abdallar arasında hâlâ derin bir hürmetle okunur ki, yakın zamana kadar sünnetçilik mesleğini de icra eden Zurnacı Abdal Ayvaz Usta (Başaran); “Abdal Türkmen demektir. Gezici Halk Ozanı demektir. Şiirin, türkünün erbabı; haksızlığın, yalanın, haramın panzehiri demektir. Pir Sultanlar, Teslim Abdallar, Kaygusuz Abdallar, Kul Himmetler bizim Abdal kültürümüzün pirleridir. Size Abdalı anlatayım” dedikten sonra, yarı şaka; “Abdal Horasan’ı geçti, sen tarikat arıyorsun” sözünü hatırlatıp, tamamen ezberindeki bir Can Hatayî nefesini söylemiştir.dost dedi.

Abdallığın binasını sorarsan,
Evvela Muhammed Ali Abdaldır.
Hakikat ilminin manasını sorarsan,
Allah Allah diyen kullar Abdaldır.

Muhammet Kırklar’a Veli Beş dedi,
Ali’yi gördü indi şerziye Allah dost dedi.
Muhammed de Abdal olmak istedi,
Üçler, Beşler, Kırklar yolu Abdaldır.

Muhammed Kırklar’dan bir hayal gördü,
Bu hayal neymiş diye fercibe erdi,
Kırklar kapısından içeri girdi,
Gördü semah dönen erler Abdaldır.

Gel erenler birlik olalım,
Mahsur gibi dara duralım,
Verip ikrar kardaş olalım,
Pir Hünkâr Hacı Bektaş Abdaldır.

Ey Sofu, sen Abdallık yolun bilmezsin,
Gözlerin kör olmuş, hakikati görmezsin,
Kırklar Meydanı’na varamazsın,
Kerbala’da yatan Ehlibeyt Abdaldır.

Can Hatayim, Abdal oğluyum dersen,
Muhammed Ali’nin yolun bulayım dersen,
Kırklar Meydanı’na varayım dersen,
Zalımlar elinde ölen Pir Sultan Abdal’dır.

Adnan YILMAZ
(Araştırmacı-Yazar)

Comments

comments

Bu haber 16488 kez okundu.
Genel - 20:19 A A
BENZER HABERLER

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.